MADDİ ÇOKLUĞUN RUHSAL FUKARALIĞI
İçinde yaşadığımız 21. yüzyıl dünyası, insanlık tarihinin belki de en büyük çelişkisine sahne oluyor. Vitrinler hiç olmadığı kadar parlak, alışveriş sepetleri hiç olmadığı kadar dolu, dijital ağlar sayesinde birbirimize olan mesafemiz ise sadece bir tık kadar yakın.
Ancak tüm bu “fazlalık” hissinin ortasında, derin bir yoksunluk can çekişiyor.
Bugün yoksulluğu sadece cebimizdeki banknotların sayısı ya da cüzdanımızın hafifliğiyle ölçüyorsak, büyük resmi kaçırıyoruz demektir.
Günümüzün maddeci dünyası, bizi tarihin en sinsi kıtlığıyla karşı karşıya bıraktı: Ruhsal yoksulluk,
sevginin yoksulluğu, tüketilen duygular…
Eski kuşaklar yokluğu da gördü yoksulluğu da. Ama o dönemin yoksulluğunda bile evlerin içini ısıtan bir sevgi zenginliği vardı. Bugün ise “sevgi”, maddeci dünyanın tüketim çarkına kapılmış durumda.
Sevmek, bir başkasının varlığına değer vermek değil; onun üzerinden kendi egomuzu beslemek haline geldi.
Sosyal medyada sergilenen “mükemmel” ilişkiler, alınan pahalı hediyelerle ölçülen sevgiler, aslında devasa bir tatminsizliği gizliyor.
Sevgi artık emek verilen, sabredilen köklü bir çınar değil; hızla tüketilip bir kenara atılan kullan-at bir nesne.
Dünyanın en lüks restoranında karşılıklı oturup, birbirinin yüzüne bakmak yerine telefon ekranında kaybolan çiftler, sevginin yoksulluğunu haykırıyor aslında.
Maddiyatı tek tanrı ilan eden modern dünya, beraberinde ahlaki bir erozyonu da getirdi.
Başarının kriteri “iyi bir insan olmak” değil, “ne kadar paraya ve güce sahip olduğun” olarak güncellendiğinden beri, ahlak lüks bir tüketim malzemesine dönüştü.
“Dürüst olmak enayilik, köşe dönmek zekilik” felsefesi, sokaktan iş dünyasına kadar her yeri sardı.
Çıkarların çatıştığı yerde ilk feda edilen şey ilkeler oluyor.
Bir insanın karakteri, cüzdanının kalınlığıyla doğru orantılı saygı görüyorsa, orada ahlakın en dip noktasına, tam bir kıtlığa gerilemişiz demektir.
Hak yiyerek yükselenlerin alkışlandığı, dürüstlerin ise kenara itildiği bir toplum, maddi olarak ne kadar zengin olursa olsun, ahlaken iflasın eşiğindedir.
Gerçek zenginlik nerede kaldı?
Maddeci dünya bize sürekli eksik olduğumuzu fısıldıyor. “Daha yeni model bir telefon alırsan, daha lüks bir arabaya binersen, daha çok kıyafetin olursa mutlu olacaksın” diyor. Oysa bu dipsiz bir kuyu. Aldıkça acıkıyor, tükettikçe tükeniyoruz.
Gerçek yoksulluk; paylaşacak bir lokma ekmeğinin olmaması değil, paylaşacak bir duygunun, arkasında duracak bir doğrunun kalmamasıdır.
Bir insanın kalbi sevgiye aç, zihni ahlaktan yoksunsa; altına boğulmuş bir sarayda yaşasa bile o insan evrenin en yoksul canlısıdır.
Gözümüzü vitrinlerden, telefon ekranlarından ve geçici hırslardan biraz olsun ayırmak zorundayız. Cebi zengin ama ruhu fakir nesiller yetiştirmeyi durdurmanın tek yolu bu.
İnsanı insan yapan, biriktirdiği nesneler değil, içinde büyütebildiği değerlerdir.
Ne dersiniz; cebimizi doldurmaya çalışırken, ruhumuzu tamamen boşalttığımızın farkına varabilecek miyiz?
Yazar : Murat Koyuncu / Sosyal Bilgiler Öğretmeni

YORUMLAR