Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
MURAT KOYUNCU
MURAT KOYUNCU

AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR

AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR

​Hiç kimse doğuştan suçlu, zorba ya da öfkesini kontrol edemeyen bir birey olarak dünyaya gözlerini açmaz.

Suça meyilli çocuk doğmaz; ilmek ilmek, ihmal ihmal yetiştirilir.

​Bugün bir anasınıfının kapısında, sırf isteği olmadı diye annesini tekmeleyen o küçük ayaklar, aslında gelecekteki büyük bir toplumsal krizin ilk adımlarını atıyordur.

“Daha küçük, ne anlar” denilerek hoş görülen, “yeter ki ağlamasın” diyerek her istediği önüne serilen her çocuk; empati duygusundan yoksun, öfkesini yönetemeyen ve “gücümün yettiğine istediğimi yaparım” yanılgısına kapılan birer yetişkin adayına dönüşüyor.

Hiç hayal kırıklığı yaşamasına, “hayır” kelimesini duymasına izin verilmeyen çocuklar, gün geliyor anne babalarının ve en nihayetinde toplumun en büyük hayal kırıklığı haline geliyor.

​Bu gerçekler, resmi istatistiklerin soğuk rakamlarıyla birleştiğinde durumun vahameti daha net ortaya çıkıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, bir yıl içinde güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuk sayısı 600 binin üzerindedir.

Yine aynı verilere göre suça sürüklenen çocuk sayısı yıllık 196 bini aşmış durumdadır. Dahası, suça sürüklendiği belirtilen bu çocuklara isnat edilen suçların başında %41,6 ile “yaralama” yer almaktadır. Yani öfke kontrolü sağlayamayan, sınır tanımayan çocuklarımız hızla fiziksel şiddete yönelmektedir.

​Saha araştırmaları da tablonun evden okula nasıl taşındığını gösteriyor. Türk Eğitim-Sen’in binlerce öğretmenle gerçekleştirdiği şiddet araştırmasında; öğretmenlerin %89,4’ü okullarında akran zorbalığına tanık olduğunu söylerken, %85,9’u şiddet ve suça yönelmenin temel nedeni olarak “ebeveyn ilgisizliği ve yetersiz sınır/denetim” faktörünü işaret etmektedir.

Son dönemde tanık olduğumuz acı verici okul saldırıları ve akran zorbalıkları, bu sorunun artık ne kadar kritik bir boyuta ulaştığını gösteriyor.

Şiddet uygulayan gençlerin hikayelerine baktığımızda temelde hep aynı eksikliği görüyoruz: Zamanında çekilmemiş sınırlar ve öğretilmemiş bir özdenetim.

Evde konulmayan, anne baba tarafından “özgürlük” veya “kıyamamak” adı altında es geçilen her sınırın ağır bedelini, ne yazık ki okul koridorlarında ve sokaklarda tüm toplum birlikte ödemek zorunda kalıyor.

​Sınır koymak, çocuğu sevgisiz bırakmak ya da onun ruhunu baskılamak değildir. Aksine sınır; çocuğa güvende olduğunu hissettiren, başkalarının haklarına saygı duymayı öğreten ve onu dış dünyanın gerçeklerine hazırlayan en sağlıklı sevgi biçimidir.

Bir çocuğa zamanında “dur” diyebilmek, ona verilebilecek en büyük terbiyedir.

​Eğer okul bahçelerinin güvenle kahkahalarla dolmasını, şiddetin ve öfkenin hayatımızdan çekilmesini istiyorsak, meseleye okul kapısından değil  ilk olarak evlerimizin içinden, o ilk kapı önlerinden başlamak zorundayız.

Evde dizginlenmeyen öfke sokakta çocuk terörüne dönüşüyor.

Çocuğuna sınır koymayan bir aile, geleceğin suçlusuna zemin hazırladığını unutmamalıdır.

Bir çocuğun ilk öğretmeni ailesidir ve o evde eğitilmeyen öfke, yarın bir bütün olarak toplumu yakacaktır.

Girdim ilim meclisine,

Eyledim kıldım talep;

Dediler ilim geride,

İllâ edep, illâ edep.

                 Yunus Emre

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER