İNSANLIK AĞIDI
Bu keder, sadece benim değil; vicdanı henüz nasır tutmamış her insanın göğsünde taşıdığı o ağır, başlangıcı geçmişin çok derinliklerinde bulunan sızı.
Yazdıklarım, Ankara’da bir pazar sabahı modern dünyanın gürültüsünde kaybolmuş bir “insanlık ağıtı” gibi yankılanıyor.
Göğsümde biriken bin yıllık ağıt…
Sırtımı yaşlı bir çınarın budaklı gövdesine yasladığım hayalim.
Toprak soğuk, gökyüzü uzak, içimdeki ağlamak ise uçsuz buçaksız.
Bu öyle bir hıçkırık ki; sadece kendi kırgınlıklarıma değil, bu çağın elinden tutamadığımız her bir evladına, yitip giden edebe ve her gün biraz daha çoraklaşan gönül bahçelerimize…
Gençliğimizin sönen ışıklarını görüyorum nereye baksam.
Bakıyorum; pırıl pırıl gözlerle dünyaya gelen gençlerimiz, bugün bir kadehin dibinde ya da zehirli bir beyaz ekranın karanlığında, teselli arıyor.
Yaşama sevinçleri, sahte bir haz dünyasının pençesinde can çekişiyor.
Kimisi bir hapın sahte cennetinde kaybolmuş, kimisi alkolün buğusunda kendi gerçeğinden kaçıyor.
Oysa onlar bizim fidanlarımızdı; meyve verecek, gölge olacaklardı.
Şimdi ise köklerinden koparılmış, rüzgârda savrulan kuru yapraklar gibi meçhule sürükleniyorlar. İçimdeki bu büyük ağlamak, biraz da onların sönen feri, tutulamayan elleri ve çalınan gelecekleri için.
Ahlakın ve vicdanın sessizce vedası akıyor gözlerimden yanaklarıma doğru.
Sadece gençler mi?
Bir toplumsal heyelanın tam ortasındayız.
Ahlak dediğimiz o kadim kale, taş taş dökülüyor üzerimize.
Merhamet, zayıflık sayılır oldu.
Dürüstlük, “safdillik” diye etiketlendi.
Edebin yerini arsızlık, vefanın yerini ise çıkarların soğuk savaşı aldı.
İnsan insana bakarken artık kardeşini değil, bir basamağı görüyor.
Sokaklarda, ekranlarda, dillerde bir hoyratlık…
Kurda, kuşa, börtü böceğe bile etki eden bu sevgisizlik, toprağın bereketini, göğün huzurunu kaçırdı.
Bin yıllık gözyaşıyla yıkansam temizler mi diye umut ediyorum.
İşte bu yüzden ağlamak istiyorum.
Bir ağacın altında, köklerin derinliğiyle yarışan bir kederle…
Kendim için; bu yangını seyretmek zorunda kaldığım için.
İnsanlar için; neyi kaybettiklerini bile unuttukları için.
Kurt ve kuş için,
Bin yıllık zeytin ağacı için…
İnsanın insana ettiğinden onların da payına düşen zülüm için.
Belki de bu “bin yıllık gözyaşı”, toprağa düştüğünde bir şeyleri uyandırır.
Belki samimi bir keder, sahte bir gülüşten daha şifalıdır.
Çünkü biliyorum ki; gözyaşı merhametin abdestidir ve biz bugün en çok o arınmaya muhtacız.
Varsın dökülsün o yaşlar; toprağa, taşa, ruha değsin.
Belki o zaman yeniden “insan” olmanın o ince sızısını hatırlarız.
İnsan olmak, kusurlu olduğumuzu kabul edip yine de mükemmel bir umutla yola devam etmektir. Hata yapmak, yanılmak, düşmek ama her seferinde o “insanlık onuru” dediğimiz pusulayı takip etmeye çalışmaktır.
İnsan olabilme, insan kalabilme dileğiyle…

YORUMLAR