Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
MURAT KOYUNCU
MURAT KOYUNCU

Ziller Kimin İçin Çalıyor?

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR?

​Okullar açılırken, içimizi kaplaması gereken o heyecanlı kıpırtı yerini derin bir sessizliğe ve ağır bir kasvete bırakıyor.

Demir kapılar ardına kadar açılıyor, ziller çalıyor; ancak içeriye adım atan ayaklar isteksiz, omuzlar çökmüş, gözler ise kırılmış çocukluk hayallerinin gölgesiyle kararmış durumda.

Biz bu binalara “eğitim yuvası” diyoruz ama ne yazık ki evlatlarımız için buralar, her sabah isteksizce sürüklendikleri birer hapishane koridoruna dönüştü.

Çocuklarımızın çocukluğunu çaldık.

Onlara öğrenmenin, merak etmenin, dünyayı keşfetmenin büyüleyici güzelliğini sunmak yerine; daha küçücük yaşta omuzlarına taşıyamayacakları devasa bir gelecek kaygısı yükledik.

Sınıfları birer gelişim alanı değil, çocukların birbirini ezerek öne geçmeye çalıştığı acımasız birer yarış pisti yaptık.

Test sayfalarının arasına sıkıştırılmış hayatlar, seçeneklere hapsedilmiş rüyalar ve “başarısız olursan yok olursun” korkusuyla büyüyen, ruhu tükenmiş bir gençlik duruyor karşımızda.

Gülmeyi unutan, arkadaşına rakip gözüyle bakan, kendi yeteneğini hiç tanıyamadan solup giden bu çocuklar bizim eserimiz.

​Bu karanlık tabloyu yırtıp atmak, çocuklarımızın çalınan tebessümünü onlara geri vermek zorundayız. Çünkü kaybolan bir neslin telafisi yoktur.

Eğitimi romantik söylemlerle tartışmayı bırakıp somut verilerle yüzleşmediğimiz sürece, her yıl aynı kısırdöngüyü yaşamaya devam edeceğiz.

​Gelecek kaygısı, ilkokul çağındaki bir çocuğun bile zihnine sızmış durumda. Çocuklarımızı ilgi alanlarına, Yeteneklerine göre değil; sadece test netlerine göre tanımlıyoruz.

Akranlarıyla oyun oynaması, sanatla uğraşması veya spor yapması gereken yaşlarda, hafta sonlarını ve akşamlarını soru bankaları karşısında geçiren bir nesil yetiştiriyoruz.

Bu aşırı yüklenme ve ezberci yapı; merak duygusunu öldürüyor, geriye sadece tükenmişlik ve mutsuzluk bırakıyor.

​Bugün öğrencilerimizin mutsuzluğu, bir “kuşak şımarıklığı” veya bireysel bir motivasyon eksikliği değildir. Bu durum, tamamen ekonomik ve yapısal dinamiklerin ürettiği doğal bir sonuçtur.

Eğitim artık toplumsal dikey hareketliliğin bir aracı olmaktan çıktı. Üniversite diplomasının istihdam garantisi sunmadığı, liyakat algısının zedelendiği bir ekonomik ortamda, öğrenciden okula bağlılık beklemek gerçekçi değildir.

Gençler, aldıkları eğitimin somut, gerçek karşılığını göremedikleri için mutsuzdur.

Sistem, nitelikli lise ve üniversite kontenjanlarının sınırlı olması nedeniyle zorunlu olarak elenmeye dayalı bir eleme mekanizması işletmektedir. Bu durum, okulu bir öğrenme ortamı olmaktan çıkarıp tamamen test çözme odaklı bir dershaneye dönüştürmektedir.

Okullar arasındaki imkân ve nitelik farkları, fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaktadır. Laboratuvarı, spor tesisi ve sosyo-kültürel imkânları yetersiz binalarda sadece teorik bilgi yüklemesi yapmak, modern eğitimin gereksinimleriyle bağdaşmamaktadır.

​​Peki, Çözüm Nerede?

​Tablo karamsar görünse de çözümsüz değil. Eğitimi tekrar iyileştiren ve mutlu eden bir süreç haline getirmek için radikal ama uygulanabilir adımlara ihtiyacımız var:

​Yarış bantlarını söküp atmamız gerekiyor.

​Akademik baskı yerine becerilere odaklanmamız gerekiyor. Eğitim, yalnızca bilgi yükleme süreci olmaktan çıkarılmalıdır. Sınav odaklı yapı dereceli olarak esnetilmeli; eleştirel düşünme, dijital okuryazarlık, iletişim ve problem çözme gibi temel yaşam becerileri ön plana çıkarılmalıdır.

​Sosyal ve duygusal öğrenme alanları oluşturmalıyız.

Okullarda spor, sanat ve felsefe atölyelerine ayrılan zaman artırılmalıdır. Çocuğun kendini ifade edebildiği, hata yapmaktan korkmadığı ve yeteneklerini keşfettiği bir ortam, okul sevgisini kendiliğinden getirecektir.

Sıralarda hapsedilen bedenleri ve zihinleri özgür bırakmalıyız. Okullar; müziğin, tiyatronun, sporun ve doğanın iyileştirici gücüyle yeniden nefes alan alanlara dönüşmelidir.

Sanatla tanışmayan bir çocuk, içindeki kırgınlıkları asla iyileştiremez.

​Rehberlik ve Psikolojik Destek güçlendirilmeli.

Okul psikolojik danışmanlık hizmetleri nicelik ve nitelik olarak artırılmalıdır. Yalnızca kriz anlarında değil, öğrencilerin günlük kaygı ve tükenmişlikleriyle baş edebilmeleri için önleyici ruh sağlığı çalışmaları müfredatın parçası olmalıdır.

​Öğretmenin niteliği ve itibarı iyileştirilmelidir.

Mutsuz bir öğretmenin mutlu öğrenciler yetiştirmesi beklenemez.

Öğretmenlerimizi idari evrakların ve geçim kaygısının altında ezmekten vazgeçip, onların birer “hayat mimarı” olduğunu hatırlamalıyız. Bir çocuğun hayatına dokunacak en büyük güç, sınıfına aşkla giren bir öğretmendir.

​ Öğretmenlerin mesleki gelişimleri desteklenmeli, idari ve ekonomik yükleri hafifletilerek tüm enerjilerini sınıfa vermeleri sağlanmalıdır.

…

​Okullar, sadece müfredatın yetiştirildiği binalar değil; geleceğin karakterinin örüldüğü yuvalardır.

Çocuklarımıza “ne olacaksın?” diye sormadan önce “nasıl bir insan olmak istiyorsun?” sorusunu sorduğumuz gün, o ziller gerçekten neşeyle çalmaya başlayacak.

Çocuklarımıza borçlu olduğumuz tek şey bir diplomalı hayat değil; mutlu, özgür ve umut dolu bir çocukluktur.

Yazar : Murat Koyuncu

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER