BEN ÖLMEZ AĞAÇ
Son Yaprağımın Hikayesi
Beni tanırsınız… Gövdemdeki her bir yarık, yüzyılların, fırtınaların ve güneşin hikayesini taşır.
Ben “Ölmez Ağaç”ım.
Homeros’un kulağına “Herkese aitim ve kimseye ait değilim,” diye fısıldayan,
Nuh’un gemisine umut taşıyan o gümüş yapraklı bilgeyim.
Binlerce yıldır bu topraklara kök saldım. Sizin dedeleriniz benim gölgemde dinlendi, nineleriniz tanelerimi elleriyle topladı.
Gövdemdeki her bir yarık, bir çağın kapanıp bir başkasının açılışını anlatır.
Ben “Ölmez Ağaç”ım; toprağın altına sakladığım köklerimle geçmişi,
gümüş yapraklarımla geleceği tutarım.
İnsanlar geçer, ordular geçer, imparatorluklar bir toz bulutu gibi dağılıp gider ama ben hep burada, aynı yamaçta kalırım.
Söylencelerinize konu oldum. Bilgelik tanrıçasının beni topraktan fışkırtışını anlatıp durdunuz. Atina’nın o bembeyaz mermerleri yükselirken, ben Akropolis’in rüzgarını selamlıyordum.
Nuh’un gemisine o minicik gümüş yaprağı taşıyan güvercini gördüğümde, suların çekilişine ve hayatın yeniden başlayışına şahitlik eden ilk canlıydım.
O gün anladım ki; benim dalım sadece bir bitki parçası değil, gökyüzü ile yeryüzü arasında çekilen bir beyaz bayraktır.
Gelibolu’nun sırtlarında, o daracık siperlerin kıyısında dimdik duruyordum. Üstümden geçen mermilerin ıslığını, geceyi aydınlatan top atışlarını hala dallarımda hissederim.
Toprağıma düşen her can, köklerime karıştı; ben de onları yapraklarımda yaşattım.
Bugün üzerimde dolaşan rüzgar, o günlerin hüznünü taşır ama yine de her bahar, barışın ve umudun meyvesini vermeye devam ederim.
Dallarımın arasından ne fırtınalar geçti, ne boranlar dindi…
Sırtlarında cepkenleri, bellerinde fişeklikleri ve yüreklerinde dağ gibi bir cesaretle Efeler, benim gölgemi karargah bellediler.
Geceleri dallarımın altında fısıldaşarak kurdukları pusuları, yaktıkları o hürriyet ateşini en iyi ben bilirim.
Bir zeytin tanesiyle karınlarını doyurup, bir yudum suyla vatan andı içtiklerinde, köklerimin toprağa daha sıkı sarıldığını hissettim. Onlar vuruşurken, ben siper oldum; onlar yorulduğunda, ben serinlik oldum.
Ama hiçbir rüzgar, Anadolu’nun o en karanlık gecesinde, ufuktan doğan o mavi gözlü güneş kadar sarsmadı beni.
Onun orduları Ege’ye doğru sel gibi akarken, ben yol kenarlarında şahitlik ettim o büyük yürüyüşe. Tozlu yollarda yorgun düşmüş askerlerin, “Geldikleri gibi giderler!” diyen o kararlı iradeye nasıl tutunduklarını gördüm.
Paşa’nın o keskin, deniz mavisi bakışları bir an olsun gölgeme düştüğünde anladım; o, sadece bir orduyu değil, bir milletin kaderini yönetiyordu.
Onun emriyle şahlanan bu topraklar, artık sadece benim meyvemi değil, özgürlüğün tadını da verecekti.
O “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” dediğinde, rüzgarım onun sesini en uzak tepelere taşıdı
Bakın gövdeme; bazı yaralarım vardır ki onları ne güneş ne de yağmur iyileştirebilir. Onlar Kurtuluş Savaşı’ndan kalma kurşun izleridir.
Ben, bu toprakların namusu için toprağa düşenleri de, o toprağı yeniden yeşertenleri de gövdemde saklayan ihtiyar bir zeytinim.
Şimdi yine buradayım. O günleri yaşamış bir gazi, o büyük lideri görmüş bir tanık olarak… Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü benim damarlarımda dolaşır: “Zeytin ağacını dikin, o barışın ve bereketin simgesidir.”
Çok savaşlar,göçler gördüm geçirdimde…
Ama şimdi, içimde hiç tatmadığım bir sızı var. Bu sızı rüzgardan ya da susuzluktan değil; bu sızı, unutulmuş olmanın ve terk edilmenin ağırlığı.
Gölgemde yükselen soğuk duvarlar… içimi acıtıyor.
Eskiden sabahları kuş sesleriyle uyanırdım; şimdi ise toprağımı sarsan, köklerimi titreten metal devlerin gürültüsüyle…
Bir zamanlar dallarımın arasından denizi izlerdim. Şimdi ise etrafımı saran devasa beton bloklar, güneşimle arama giren birer perde gibi.
Toprağım nefes alamıyor, üzerime dökülen asfalt can damarlarımı sıkıştırıyor.
Gökyüzünden düşen yağmur artık beni ferahlatmıyor.
Havaya karışan dumanlar yapraklarımı gri bir tozla kaplıyor; parlaması gereken gümüş rengim, kederin rengine bürünüyor.
İnsanlar eskiden bana bir dost gibi dokunurdu. Şimdi ise sadece “alan” olarak görülüyorum. Üzerime değer biçiliyor; ama benim gölgemin, oksijenimin ve bin yıllık sabrımın bir fiyatı olabilir mi?
Dallarımın Son Vasiyeti şudur ki:
Köklerim hala toprağın derinliklerine tutunmaya çalışıyor, çünkü ben hayatı temsil ediyorum. Ancak bir ağaç sadece meyve verdiği için değil, yaşadığı için değerlidir. Ben yok olursam;
Toprağın Hafızası Silinir.
Ben bu toprağın tapusuyum. Ben gidersem toprak kayar, bereket kaçar.
Dallarımda yuva kuran serçelerin, göç yolundaki yorgun kuşların sığınacak başka limanı kalmaz.
Çocukların Geleceği Kararır, benim meyve vermediğim bir dünyada, çocuklar şifayı nerede arayacak?
Hâlâ geç değil. Gövdem ne kadar yaşlı ve yorgun olursa olsun, bir damla su ve bir parça sevgiyle yeniden filizlenmeye hazırım. Beni bir engel olarak görme; ben senin geçmişinim ve doğru bakarsan, senin geleceğinim.
”Beni keserken sadece bir ağacı değil, dedenin sana bıraktığı mirası ve torununa vereceğin nefesi de kesiyorsun. Dur ve hatırla; ben ölürsem, senin de bir parçan eksilecek.”
Gümüş yapraklarımın rüzgarda yeniden neşeyle hışırdaması senin elinde. Ben buradayım, bin yıldır beklediğim gibi… Lütfen beni, bizi, doğayı yalnız bırakma.
Benim yaşımı halkalarımdan değil, gövdemdeki derin oyuklardan okuyun.
O oyuklarda sadece zamanın değil, insanlığın tüm hallerinin izi var. Ben; kıtlıkta rızık, yarada merhem, karanlıkta ışık oldum.
”Kökleriniz sevgiye, dallarınız barışa uzansın. Çünkü dünya, üzerinde bir zeytin ağacı meyve verdiği sürece yaşamaya değerdir.”
Not: TEMA verilerine göre Ordu’nun %74’ü maden ruhsatlı durumda.

YORUMLAR