GRAM AHLAK KALMADI
Anaların çokça ağladığı bu günlerde kuyumcularda kuyruklar var.
Tabi bu fırsat kaçmaz altın düştü …Hücuum.
Cevap kısa GRAM ALTIN KALMADI!
Hakikat şu ki :
Bugünlerde sokakta, markette, trafikte ya da dijital dünyanın o hırçın koridorlarında dolaşırken dilimizden dökülen ortak bir sitem var:
“Gram ahlak kalmadı!”
Bu ifade, sadece bir şikayet değil; derinden gelen bir hayal kırıklığının, kaybolan güvenin ve yitirilen değerlerin çarpıcı bir özetidir.
Bu cümle, bir tespitten ziyade, bir medeniyet enkazının altından yükselen o boğuk ve kimsesiz feryattır.
Peki, nereye gitti bu “gram gram” eksilen o kadim ahlak?
“Ben” diyerek kurduğumuz o devasa kulelerin gölgesinde, “biz” dediğimiz o şefkatli, merhametli, sevecen bahçeyi kuruttuk?
Eskiden insan, bir başkasının mahcubiyetini kendi yüzünde hissederdi.
Utanma, ar, edep, iffet ve çekinme duygusu bir zırh gibi kuşatırdı benliği. Şimdilerde ise utanma duygusu, modern dünyanın gürültüsünde kaybolan cılız bir ses gibi.
Ar damarı çatlayan bir toplumun, vitrinleri süsleyen sahte parıltılarla teselli bulması ne hazin…
Çocuklar vahşice katledilirken hiçbir eylemde bulunmayanlar gram altın kuyruğunda ne yapıyor?
Çocuklar uyurken susulur, ölürken değil!
Nezaketin yerini hırçınlık aldı.
“Edep” dediğimiz o ince çizgi, toplumu bir arada tutan en güçlü yapıştırıcı – ydı.
Ahlak; sadece yasakların soğuk yüzü değil, ruhun kendi kendine verdiği o mukaddes sözdür.
Biz o sözü, çıkarın ve hırsın pazarında çok ucuza sattık.
Kelimelerin ihanetini yaşadık ve hakikatin hicreti çarpıyor suratlarımıza her yaşanmışlık ve yaşanacakta…
Kavramların içi boşaltıldı, manalar hicret etti bu topraklardan.
Sadakat, safdillik olarak vaftiz edildi; dürüstlük, “beceriksizliğin” yeni adı oldu.
Bir gram hakikati, bin ton yalanın içine gizleyip “strateji” dedik.
Oysa hakikat, bir kristal vazo gibiydi; bir kez çatladı mı, dikiş tutmazdı.
Bugün o kırıkların üzerinde yalınayak yürüyoruz ve canımız yandıkça başkasını suçluyoruz.
Nezaket, artık bir “protokol” kuralından ibaret.
Oysa eskiler, “Edeb ya hu!” derken, evrenin kalbine dokunmanın zarafetinden bahsederlerdi.
Birinin hakkına girmemek, yaşlıya hürmet etmek, komşusu açken tok yatmamak birer “kural” değil, birer yaşam biçimiydi.
Trafikte yol vermek yerine kornaya basmak, sırada beklemek yerine adamını bulup işini halletmek… Ölçüde, tartıda hile normalimiz,torpil,adamcılık olmazsa olmazımız…
Bir gram vicdan, bir ömür hasretimiz oldu.
Oysa ahlak, nefes almak gibi doğal, su içmek gibi berrak bir mecburiyetti.
Şimdi ise avuçlarımızdan kayıp giden o naif dünyayı, dilimizde acı bir tortuyla anıyoruz:
“Gram ahlak kalmadı…”
Aslında kaybettiğimiz sadece kurallar bütünü değil; biz birbirimize olan o çocuksu inancımızı kaybettik.
Gözlerimizden düşen yaşlardan daha fazladır ,gönüllerimizdendüşen insan sayıları…
Hani o yardıma muhtaç birini görünce içi sızlayan, bir canlının canı yansa uykuları kaçan o yufka yürekli insanlar nereye saklandı?
Şimdi her köşe başında bir hesaplaşma, her bakışta bir kuşku var. Bir selamın ardında gizli bir çıkar, bir gülümsemenin arkasında bir maske arar olduk.
İnsan insanın kurdu değil, yurduydu eskiden. Şimdi ise en yakınımızdan bile korunmak için ördüğümüz o görünmez duvarların arasında, yalnızlığın en soğuk halini yaşıyoruz.
”Ahlak kalmadı” dediğimizde aslında şunu kastediyoruz: Vefa bitti, samimiyet bitti, merhamet yoruldu.
Birinin hakkını yemek artık “uyanıklık” sayılıyor; birini kırmak ise “dobralık”.
Oysa kalp kırmak, Kabe yıkmakla eş tutulurdu bu topraklarda.
Bir gram nezaketi, bir gram dürüstlüğü mumla arar hale gelişimiz, aslında kendi ruhumuzdaki o büyük boşluğun haykırışıdır.
Birinin acısı paylaşıldıkça azalırdı, birinin sevinci tüm mahalleye bayram olurdu. Şimdi ise başkasının mutsuzluğundan beslenen, başkasının düşüşüyle yükseldiğini sanan bir karanlığa teslim olduk. Oysa dünya, üzerine bastığımız topraktan ibaret değil; dünya, birbirimize verdiğimiz kıymet kadardır.
Belki de her şeyi “madde” ile ölçmeye başladığımızda kaybettik.
Başarıyı sadece rakamlarda, mutluluğu sadece eşyalarda aradığımızda, o “gramlık” ahlakın ağırlığını taşıyamaz olduk.
Güneş her sabah doğarken, bize o kaybolan “gramları” yeniden toplama şansı fısıldar.
Ahlak, gökten zembille inecek bir mucize değil; bir komşunun kapısını sessizce çalmakta, bir yetimin başını kimse görmeden okşamakta, bir tartıda hile yapmamanın verdiği o vakur huzurda saklıdır.
Kimse görmediğinde bile dürüst kalırken o kaybettiğimiz gramları bir araya getirebiliriz.
Ahlak, büyük nutukların değil, sessizce dökülen bir damla gözyaşının ve kimsesiz bir kalbe dokunmanın içindedir.
Belki de yeniden “insan” olmaya, en büyük iddialarımızdan vazgeçip en küçük doğrularımıza tutunarak başlamalıyız.
Zira yıkılan bir bina yeniden inşa edilir lakin yıkılan bir karakterin enkazı, nesiller boyu altında kalacağımız bir ağırlıktır.
Yitirdiğimiz o güzel günlerin hatırına, bugün birine sadece “insan” olduğumuz için sarılmaya ne dersiniz?

YORUMLAR