Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
MURAT KOYUNCU
MURAT KOYUNCU

Eğitimde Çocuğun Çiçeğini Kim Koparıyor

LGS GİRDABI

Eğitimde çocuğun çiçeğini kim koparıyor?

Her yıl Haziran ayında Türkiye’de yüz binlerce evde görünmez bir alarm çalar.

Odalardan deneme kitapçıklarının hışırtısı, mutfaklardan “Aman sessiz olalım” fısıltıları yükselir.

Liselere Geçiş Sistemi (LGS), kağıt üzerinde 8. sınıf öğrencilerinin akademik becerilerini ölçen bir seçme sınavıdır. Ancak gerçeğe döndüğümüzde, LGS artık sadece çocukların değil; annelerin, babaların, hatta kardeşlerin de hayatını rehin alan toplumsal bir girdaba dönüşmüş durumda.

​Bugün, o çok konuşulan netlerin, yüzdelik dilimlerin ve okul kontenjanlarının arkasındaki görünmeyen maliyete; yani çocuklarımızın zihinsel yıpranışına ve aile hayatlarımızın yapısal değişimine bir ayna tutmak gerekiyor.

​LGS’nin yarattığı en büyük tahribat, eğitimdeki kronik fırsat eşitsizliklerini ve “nitelikli okul” illüzyonunu her yıl yeniden üretmesidir.

Eğitim sistemi, çocukları erken yaşta “akademik olarak başarılı olanlar” ve “olamayanlar” diye sert bir çizgiyle ikiye bölüyor.

​Henüz 13-14 yaşındaki bir çocuğun, tüm geleceğinin tek bir pazar sabahına, 155 dakikalık bir süreye sıkıştırılması pedagojik bir cinayettir.

Bu yaş grubu, kimlik arayışının, hormonal değişimlerin ve dünyayı anlamlandırma çabasının en yoğun olduğu ergenlik dönemidir.

Biz ise onlara akranlarıyla oyun oynamayı, hobiler edinmeyi, hata yaparak öğrenmeyi yasaklayıp; onları birer “soru çözme makinesine” dönüştürmeye çalışıyoruz.

Sonuç mu?

Merak duygusunu kaybetmiş, okumaktan soğumuş, sadece test tekniğine odaklanan mekanik bir kuşak.

​Bir çocuğun gözlerindeki o saf merakı, dünyayı anlamlandırma çabasındaki o sıra dışı yaratıcılığı hepimiz görürüz.

Bir resmi boyarken sınırları taşırışını, bir oyuncağı bozup içinden yeni bir dünya kuruşunu, büyüklere sorduğu o “can alıcı” soruları hayranlıkla izleriz.

Çoğu zaman dayanamaz, göğsümüz kabararak övgüler dizeriz: “Ne kadar zeki, ne kadar yaratıcı, ne nevi şahsına münhasır bir çocuk!”

​Ama ne gariptir ki, o hayran kaldığımız özgünlüğün ömrü, çocuğun okul sırasına oturduğu o ilk güne kadardır.

Sistem, o güne kadar rengarenk açmış olan o eşsiz çiçeğe bakar, “Çok güzel” der ve hemen ardından elindeki budama makasını çıkarır.

….

​Eğitim sistemleri, doğası gereği standardizasyonu sever. Çünkü tek tipleştirmek, yönetmesi en kolay olan yöntemdir.

Binlerce çocuğu aynı müfredatla beslemek, aynı sınavlarla ölçmek ve aynı kalıpların içine sokmak, onların içindeki benzersiz yetenekleri tek tek keşfetmekten çok daha zahmetsizdir.

​Bizler, çocukların o ele sığmaz yaratıcılığını överken, aslında arkada çalışan devasa bir çarkın onları öğütmesine göz yumarız.

​Resme inanılmaz yeteneği olan bir çocuğa, “Önce şu matematik netlerini bir yükselt, resmi sonra da yaparsın” diyerek fırçasını elinden alırız.

​Soru soran, sorgulayan, ezberi bozan bir zihne “Müfredatta bu yok, sessiz ol ve dinle” diyerek merakını dalından koparırız.

​Kendi hızında öğrenen, dünyayı farklı algılayan çocukları “başarısızlık” etiketleriyle bir kenara iteriz.

​Sonuçta ne mi olur?

Sene başında rengarenk, her biri farklı bir koku yayan bir kır bahçesi gibi giren çocuklar; sene sonunda aynı renk önlükleri, aynı düşünce kalıpları ve aynı törpülenmiş hayalleriyle birer fabrika ürünü gibi dışarı çıkarlar.

​Başarıyı yanlış yerlerde arama hatasında diretiyoruz.

​”Aslında herkes bir dahidir. Ama siz bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğunu düşünerek geçirir.”

​ Biz çocukların içindeki o benzersiz cevheri alkışlarız ama günün sonunda onları sadece aldıkları puanlarla, girdikleri yüzdelik dilimlerle değerlendiririz.

​Bir çocuğun liderlik vasfını, empati yeteneğini, sanatsal derinliğini ya da pratik zekasını ölçecek bir optik form henüz icat edilmedi.

Hal böyle olunca, sistem bu güzellikleri “yok” sayar.

Yok sayılan her şey gibi, çocuğun o özgün yanı da zamanla solar, kurur ve nihayetinde koparılır.

​Oysa çiçeği koparmadan yaşatmak mümkün!

​Eğer bir çocuğun zekasına ve yaratıcılığına gerçekten hayran kalıyorsak, yapmamız gereken ilk şey onu kendi kalıplarımıza zorlamayı bırakmaktır.

Gerçek eğitim; çocuğu boş bir levha gibi görüp üzerine kendi istediklerimizi yazmak değil, onun içinde zaten var olan o muazzam potansiyelin önündeki engelleri kaldırmaktır.

​Soru sormayı değil, cevap bulmayı kutsayan anlayıştan vazgeçmeliyiz.

​Çocukları birbiriyle yarıştırmak yerine, her birinin kendi dünkü haliyle yarışmasını sağlamalıyız.

​Okulları, sadece ezber yapılan binalar olmaktan çıkarıp, merakın ve keşfin özgürce nefes alabildiği yaşam alanlarına dönüştürmeliyiz.

​Çocuklarımızın içindeki o benzersiz ışığı sadece bir “seyir zevki” olarak görüp, sonra da sistemin gri dehlizlerinde kaybetmelerine izin veremeyiz.

Onlara “Ne güzel açmışsın!” dedikten sonra yapmamız gereken tek bir şey var: Elimizdeki makasları yere bırakmak, onları kökleriyle, topraklarıyla baş başa sarmalamak ve kendi renklerinde büyümelerini gururla izlemek.

​Geleceği, tek tip zihinler değil; çiçeği dalında bırakılmış, özgür ve özgün çocuklar inşa edecek.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER