Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
MURAT KOYUNCU

Bari Kırkı Çıksaydı

BARİ KIRKI ÇIKSAYDI

Yaşadığımız derin üzüntüyü ve sitemi paylaşıyorum.

“40’ı çıksaydı bari” ifadesi, toplum olarak henüz bir acının yasını tutamadan, bir yenisiyle sarsılmanın yarattığı o ağır travmayı çok net özetliyor.

Fatma Öğretmen’in kaybı hala kalbimizde bir sızıyken, okulların birer şiddet mahalline dönüşmesi sadece bir güvenlik sorunu değil, toplumsal bir imdat çağrısıdır.

Fatma Nur öğretmenimizin okulda bıçaklanarak öldürülmesinin üzerinden kırk gün geçmedi ki önce Şanlıurfa’da pompalı silahla bir lise öğrencisi ,bir gün sonrada Kahramanmaraş’ta bir ortaokul öğrencisi beş silah yedi şarjörle…

Hiç alışık olmadığımız canlarımızı yakan olaylar yaşıyoruz.

‘’Özgüvenli olsun” diye yetiştirdiğimiz, “Hadsiz, bencil, zorba ve hastalıklı” çocuklarla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Eğitim, bir çocuğun ruhuna vurulan bir mühür değil, o ruhun kendi rengini bulmasına izin veren bir yolculuk olmalıydı.

Bugün geldiğimiz noktada “zorunlu eğitim”, çiçekleri toprağadeğil, beton kalıplara hapsetmeye çalışan devasa bir mekanizmaya dönüştü.  Zorunlu eğitim sistemi sanırım iflas etti.

Okulla alakası olmayan, beklentisi olmayan, zeka yeterliliği olmayan herkesi zorla 12 yıl okutmaya kalkmanın faturası ağır oldu…

Okulda olmaması gereken tipler eğitimi sabote etmeye başladı, akran zorbalığı, şiddet, öğretmene şiddet, eğitimde kalitesizlik patladı gitti.

Meslek kolları işgücü gereksinimi arttı, hayata atılım yaşı yükseldi, mecburiyetten sınıfları dolduran tipler okullarda yozlaşmayı artırdı,

Zorla eğitim olmaz, istemeyeni okutamazsın, yetersiz olanı okutamazsın!

Öğretmene saygı yerlerde, şiddet tavanda… Bu yanlıştan en hızlı şekilde dönülmeli.

İlkokuldan sonra eğitim zorunlu olmamalı, okullar ferahlamalı ve kalite artmalı…

​İşte bu zorunlu eğitimin gölgesinde kaybolan hikayeler var yaşanmamış,yaşanamayan…

Yaşayamayan Yusuf yüzlü evlatlarımız var.

​Zorunlu bir esaretin gölgesinde. ben olamamış , bizianlayamamış, çocukluklarını,  fiziksel veya psikolojik bütünlüğünü tehdit eden, yoğun korku, çaresizlik ve dehşet hissi uyandıran, başa çıkma mekanizmalarını aşan ani ve beklenmedik olaylarla geçiren nesillerimiz var.

Dışarıdan her şeyleri çok güzel ,görüntü muhteşem…(Neyi eksik ettik ki?)

​Her sabah güneş doğarken, milyonlarca çocuk uykularının en masum yerinden koparılıyor. Gözlerinde rüyaların izi, sırtlarında ise kendi ağırlıklarından büyük çantalarla yola koyuluyorlar.

Nereye mi? Kendi ilgi alanlarının, yeteneklerinin ve hayallerinin sınırlarını belirleyen gri koridorlara.

​Neden bu zorunluluk?

Bir çocuğun gökyüzünü izleme merakı, dört duvar arasındaki bir tahtaya sığdırılabilir mi?

Toprakla uğraşmak isteyen parmakları, sadece kalem tutmaya mahkum etmek ne kadar adil?

Biz onlara “öğrenmeyi” değil, “itaat etmeyi” ve “sıraya girmeyi” öğretiyoruz.(Onlarda bu duruma isyan ediyor)

Sistemin çarkları arasına sıkışan her bir çocuk, aslında henüz keşfedilmemiş bir kıtanın sular altında kalması demektir.

​Kırılan kanatlar arasında tek tip hayaller dayatıyoruz.

​Zorunlu eğitim, her fidanın aynı boyda büyümesini bekleyen bir bahçıvan gibidir.

Oysa:

​Ressam olacak ruhlar, matematik formülleri arasında boğulurken fırçalarını kaybediyor.

​Müzisyen olacak kulaklar, zil sesinin keskinliğiyle sağırlaşıyor.

​Zanaatkâr olacak eller, teorik bilgilerin ağırlığı altında nasırlaşmadan kuruyor.

​”Eğitim, ateşi yakmaktır; kovayı doldurmak değil.” Sokrates.

Biz ise kovaları zorla doldururken, içindeki o kutsal ateşi söndürüyoruz.

​ ​Bu yanlıştan bir an önce dönmeliyiz. Çünkü bir çocuğun en verimli yılları, “zorunluluk” kelimesinin soğukluğuyla heba edilemeyecek kadar kıymetli.

Eğitim; bir dayatma değil, bir ihtiyaç ve tercih olmalı. Aileler çocuklarının fıtratını keşfetmeli, sistem ise bu fıtrata hizmet etmeli; onu ezmemeli.

​Bir çocuğu okul sıralarına hapsetmek yerine, hayatın içine, atölyelere, tarlalara, kütüphanelere ve en önemlisi kendi özgürlüğüne bırakmalıyız. Kuşları yüzmeye, balıkları uçmaya zorlamamalıyız.

Ancak o zaman gerçek dehalar, mutlu bireyler ve huzurlu bir toplum inşa edebiliriz.

Temel eğitim dışında zorunlu eğitim kalkmadıkça sorunlarımız bitmez! (Eğitim sorununun bir parçası)

Her şeyi bilen ama olumsuz davranışa bilerek isteyerek devam eden öğrenciye en ağır okul değiştirme cezası verilebiliyor odagüzellemelerle, kınamayla kapanıyor.

Ortaokulda örgün eğitim dışına çıkarma yaptırımı olmalı!

İki yıl üst üste kalan öğrenci otomatik olarak sistemin dışına atılmalı.

Bir öğrenci kazanacağız derken, kalan 40 çocuğun eğitim hakkını elinden alıyoruz.

Düzgün yetiştirilmiş, gerçekten eğitim için okulda bulunan çocuk ve velisi cezalandırılmış oluyor. Sorumsuz veli ve aile terbiyesi almamış çocuğun yaptığı her şey yanına kâr kalıyor .

​Şiddet olaylarından sonra okul, öğrenciler ve öğretmenler için artık “güvenli bir yuva” olmaktan çıkar. İlk adım bu güveni fiziksel ve psikolojik olarak geri kazanmak olmalıdır.

Olayların üzerini örtmek yerine, yaş gruplarına uygun bir dille gerçekler konuşulmalı, bilgi kirliliğinin yarattığı kaygı önlenmelidir.

Şiddet bir sonuçtur, bu sonucu doğuran sinyaller çok öncesinden gelmeye başlar. Anasınıfı öğretmeni görüyor uyarıyor veli hiçbir işlem yapmıyor. İlkokul öğretmeni ,Rehber öğretmen görüyor veli çözüm odaklı yaklaşmıyor. Ortaokul…Lise…

Öğrenci büyüyor büyüdükçe derdi ve çıkardığı sorunlarda büyüyor. Öğretmenler biliyor,komşular biliyor ama bilmesi gerekenler bilmek istemiyor.

Sonuç: nerde ne yapacağı belli olmayan bomba gibi genç…Gençlerimiz. Bizim çocuklarımız!

​Okullarımızda metal dedektörlerinden daha ziyade, “gönül dedektörlerine” ihtiyacımız var.

Bir öğrencinin çantasındaki silahtan önce, kalbindeki nefreti veya zihnindeki boşluğu fark edemediğimiz sürece güvenlik önlemleri yetersiz kalacaktır.

​Eğitim; sadece bilgi yüklemek değil, bir çocuğun vicdanını ve merhametini de inşa etmektir. Kaybettiğimiz canların anısı önünde, daha güvenli bir gelecek kurmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Öğretmene yetki verilmelidir. Öğretmene güven duyulmalıdır.

“Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir”  Mustafa Kemal Atatürk

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER