Çocukların hayal kuramadığı eğitime dair
Prof. Dr. Emre Alkin, geçtiğimiz haftalarda yayımlanan “Menfaat Ekonomisi” adlı kitabında son söz olarak “Gerçek kalkınma, çocukların hayal kurabildiği, gençlerin emeğine değer biçildiği, yaşlıların huzurla yaşadığı bir toplum kurabilmekle mümkündür.” cümlesini kurmuş. Evet, kalkınma iktisadî bir terim olarak görünebilir, fakat bundan ibaret değil. Kalkınmayı sağlamak için biraz da toplumsal sınıflar ve nesiller arası uyumu geliştirmek gerek. Bugün Türkiye’de özellikle büyükşehirlerde birçok hanede yaşlılar fazla odalarıyla yalnız yaşıyorken birçok öğrenci ise yurt sırası bekliyor, bazı öğrenci evlerinde sıkış tepiş yatıyor. Bazıları kirayı ödemekte, düzgün yemekte zorlanıyor vs. Bunların hepsi, kapitalizmin uygulamasından kaynaklanan arızalardır. Bu arızaları ancak vatandaşlık bilincini ve dayanışma kültürünü geliştirerek aşabiliriz. Acı gibi görünen bu hikayeesasen söz konusu arızaların giderilmesi açısından güzel bir örnek.
Eğitimde başarısızlık, çoğu zaman öğrencinin yetersizliğiyle değil, öğrenmenin bilimsel ilkelerinin göz ardı edilmesiyle ilgilidir. Uzun ve kesintisiz ders saatleri, öğrencinin dikkat süresini aşarak bilişsel yükü artırır; bu durum öğrenmeyi derinleştirmek yerine yüzeyselleştirir. Öğrenci bilgiyi anlamlandıracak zamanı bulamadan yeni kazanımlarla karşı karşıya kalır ve öğrenme, kalıcı bilgi üretmekten çok geçici ezbere dönüşür. Bu nedenle sorun çalışmayan çocuklar değil, öğrenmeyi nicelik üzerinden tanımlayan ve niteliği ikinci plana atan eğitim anlayışıdır. Yani şunu belirtmek isterim, çok fazla bilgiye maruz kalmak öğrenciyi daha başarılı kılmaz. Bizler de ne yapacağımızı şaşırdık…
Eğitimde denge bozulduğunda ilk yara alan, öğretmenin otoritesi olur.
Bugün öğretmen, bilgisiyle değil, sabır eşiğiyle ölçülür hâle geldi.
Bir sınıfın düzenini sağlamak değil, kimseyi rahatsız etmemek esas kabul ediliyor.
Öğretmen artık rehber değil; şikâyet edilme ihtimali olan bir figür.
Yanlış davranışı düzeltirken bile“Acaba yanlış anlaşılır mıyım?” kaygısı taşıyor.
Oysa otoritesi zayıflatılmış bir öğretmen, sınıfa yön veremez.
Disiplin kelimesi bilinçli şekilde kötülenirken,saygıkendiliğinden yok oldu.
Sınır koyamayan öğretmen,sorumluluk veremeyen bir sistemin parçası hâline geldi.
Ve böylece eğitim, öğretenden değil,talep edenden şekil almaya başladı.
Unutulan bir gerçek var:
Öğretmenin otoritesi korku değil,güven üretir.
Sınırları belli olan bir sınıfta öğrenci kendini daha güvende hisseder.
Belirsizlik, özgürlük değil; kaostur.
Eğer yeniden güçlü bir eğitim iklimi kurmak istiyorsak,
öğretmeni yalnız bırakmamalıyız.
Onu savunmak, aslında çocuğun geleceğini savunmaktır.
Çocukların ölmediği hayal kurduğu bir dünya dileğiyle….


YORUMLAR